Kayıp Adam Öykü kitabı

 

Kayıp Adam öykü kitabından kısa alıntılar - 2

 

 

MUSİBET
Balkona kaçtım. Gerçekten soğuktu. Recep’den iyidir diye
düşündüm. Annesi geldi yanıma.
“Oğlummm. Sen başka çıktın yavrummm. Biz dediydik bu bir
ay bir buçuh ay neyin, sonra kaçar gider dedik amma. Sen değişik
çıktın yavrummm.”
“Olur mu Şenur abla ben öyle bir adam mıyım?”
“Hep öyle yavrummm. Türkiye’de kızları kandırıyolar evleniyolar,
sonra kaçıyolar evladım. Amma sen garip çıktın, bir başka
çıktın yavrumm!”
Şennur abla çok sağlamdı. Boylu poslu, ilerlemiş yaşına
rağmen hiç göstermiyodu. Benimle konuşurken, çorabımın iplik kalitesinden
başlayıp kullandığım şampuanın bir sene önceki fiyatını
bilecek kadar analiz ederdi.

WELCOME TO TURKEY
Pasaport kontrol görevlisi polis memurları sistemin bozuk olmasından
faydalanıp çocukluk günlerine geri dönmüşlerdi. Yaşlarına uygun oyun
alanları olmaması sebebiyle, havaalanının fiziki şartlarını kendi
bünyelerine uydurmuş, elim sende, saklambaç ve birdir bir’e kadar
uzanan çeşitli ritmik gelişim uygulamalarını idrak etmişlerdi.
“Yardım ediiinnn, annem çok hasta” demeye kalmadan kadının biri yere
kapaklandı. Orta yaşlı kadın resmen kıvranıyordu. Oğlu başında durmuş
annesini ayağa kaldırmaya çalışsada kadında kalkacak derman yoktu.

VASIFSIZ
Zor da olsa kendimi dışarı atabildim. İnsanlar yığınlar halinde bir
taraflara koşuşturuyorlardı. Otobüsler minübüsler ful geçiyordu.
Bazıları kapılar açık giderken dökülmeler oluyordu. Saat ilerlemiş
geç kalmaya başlamıştım. Minübüse bir türlü binemiyordum, duraklarda
durmuyorlardı zaten. Herhalde gidemeyecektim. Sevinmiyorda değildim
hoşuma bile gitmişti. Bu arada yolu yarılamıştım, iliklerime kadar
ıslandım. Yürümekle olmayacağını yağmur kafama
vura vura öğretmişti. Bir taksi çevirdim ve kendimi yeni kariyerimin
başlangıç noktası olan fermuarcının paslı demir kapısının önünde bulmuştum.

LALE
Zil çaldı. Açtım. Altmış yaşlarında kel kafalı üstteki üç parça
saçı da en koyu siyahla boyamış. Gözlerinin ruhu solmuş. Göz değil
de sanki eskimiş bir tahta parçası bana bakıyor. Kolları kısalmış rengi
atmış montunun cebinden çıkarttığı anahtarlığı bana sallayarak
konuşuyor.
Gülümsedim… Ne istediğini sordum…İnanılmaz geliyordu ihtiyar…
Ardı arkasına saydırıyordu…Üstüm başım kapı yerler sülük
salya içinde kalmıştı. Ağzından tükürükler mermi gibi yağıyordu.
Sanki ben ona bir gül parçası atmışım o da bana hava kuvvetleriyle
taarruza geçmişti.

KÖPEK
Oturduğumuz evin arka tarafı Alp dağlarına bakıyor. Zirvelerine
çoktan kar yağmış. Yürüyüş yolunun üzerinde çiftlikler var. Ve
uçsuz bucaksız yeşillik. Yürüyüşe çıktığımda çiftliklerin önünden
geçer yeşilliğin içine dalardım. Buralarda otlayan inek ve koyunlar
çok mutluydular. On beş dakika kadar otlayan koyunları seyrettim.
Kendilerini kaybetmişlerdi. Kontrol denen şeyin ne olduğunu bilmiyorlardı.
Ben insanken o yeşilliği görünce otlayasım geliyordu.
Koyunların kendilerine hakim olmaları beklenemezdi. Dört ayak
üzerinde duran patlamaya hazır bomba gibilerdi. Suratıma aptal aptal
bakıyorlardı. Vücutları parkinson hastaları gibi sallanıyor, burunlarından
acayip homurtular geliyordu.

KORKU
Bayılabilirim. Delirmek en kolayı. Sonsuzluk böyle birşey
mi? Bitmeden devam eden yolculuk. Bütün gücümü toparlamaya
çalıştım. Elimi ne olduğunu bilmediğim şeyin suratından çekmeye
çalıştım. Herşeye hazırlıklıydım, yeter ki buna bir son verilsin. Elimi
çektikten sonra karşı tarafın harekete geçeceği gibi bir his vardı
içimde.
Elimi çektim. Heykel gibi kaldım. Hiç kıpırdamadım. Gözlerimi
sımsıkı kapatmıştım. Ayakta, anne karnında cenin pozisyonundaydım.
Nefes almadan, yerçekimi kurallarına aykırı bir şekilde,
O’na sırtımı dönmeyi başardım. Hayatımın en uzun dönüşüydü.
Santim santim ilerleyerek basamağın başını buldum.

KİRKOR USTA
Kim oluyorlar, nereden bu hakkı kendilerinde buluyorlardı?
Neden bana karşı böyle katlanılmayacak kin ve nefret içindeydiler?
İşin içinden çıkamaz, bir şey düşünemez haldeydim. Tüm hayattan
kopmuş, yaşadığım yer almış başını gitmişti adeta, çöplük
içinde kalmıştım, örümcekler bile dostumdu artık.
Ağlarını bir bir örerken, bana selam vermeyi ihmal etmeyip,
içten içe bana acıdıklarını, zavallıymışım gibi baktıklarını hissedebiliyordum.
Doğrulmak ve halen güçlü olduğumu göstermek istesem de,
beynimdeki anlamsız notalardan oluşan beste, akortunu bulmaya
çalışan müzik aleti gibi çalmaya devam ediyordu..

JAPON
Sabah olmuştu. Tramvay yolu üzerindeki börekçiden poğça börek
almıştım. Yandaki handan büyük bardak çay da aldım. Japon’u
uyandırdım. Ağzı leş gibi içki kokuyordu. Montunun cebinden sigarasını
çıkardı ve yaktı. Derin bir duman çekerek, bana uzunca baktı.
Şekerleri çay bardağına doldurdu ve karıştırdı. Sesli bir yudum aldı
çayından. Uzun zamandır açmış gibi börekleri çiğnemeden yutuyordu.
Yerken seyretmek beni de doyurmuştu.
Ortalık karışmıştı. Polislik durumlar falan vardı. Japon ne yaptığını,
ayıldıktan sonra anladı. Üç dört gün dışarı çıkamadı. Çıktıysa
da hava karardıktan sonra, kıyıdan köşeden sessizce ilerlerdi.

İŞ
“Alo…Kiminle görüşüyorum?”
“He…Aloo ben Ziya. Yaa ben meşguldüm, bağlantıya geçemedim.
Peki sen şimdi neredesin? Zürih’i biliyo musun? Dönercide hiç
çalıştın mı daha önce?”
“Zürih’i bilirim biraz. Dönercide çalışmadım.”
“Hımm…Dönercide çalışmadın, Zürih’i de bilmiyosun.”
“Siz Zürih’te neredesiniz?”
“Benim nerede olduğum önemli değil ki, sen dönerciye gelecen
o kadar yani.”
“Dönerci nerede peki?”
“Hardbrük’te.”
“Hardbrük nedir peki?”
“Hee sen buraları hiç bilmiyon yav.”
“Hardbrük nedir? Yani bir restorant mı, park mı, meydan ismi
falan mı?”
“Ne alaka canım. Burası Hardbrük işte. Herkesin bildiği Hardbrük.
Bana bak sen Zürih’in neresini biliyon?”
“Türk konsolosluğunu, İş bankasını, Bahnhofu, göl kenarını.”
“Tamam tamam sen buraları bilmiyon.”

DOYUMSUZ
Götismus halkını topladı. Yüksek kayanın üzerine tırmandı.
Elini havaya kaldırdı. Herkes sustu. O söyledi, halk tekrarladı.
Kanımın son damlasına kadar “göt giller’’ için çalışacağıma
Tüm benliğimle sahtekar olacağıma
Dostlarımı gözümü kırpmadan satacağıma
Düşmüşe bir tekme de ben atacağıma
Namusluları namussuzlaştıracağıma
Çoluğumu çoçuğumu kendim gibi kişiliksiz ve doyumsuz yetiştireceğime
Hayatım boyumca götlük yapacağıma
Şerefsizliğim ve namussuzluğum üzerine and içerim.
Götolog kahrından ölmek üzereydi. Göt giller uygarlığına isim
babası olmak zaten onu bitirmişken, şimdi de yazdığı “Göt giller
yemini’’ ile dünya için başka bir kötülük daha yaptığını çok iyi biliyordu.

DİŞÇİ
Saat on dokuzu gösteriyordu. “Haydi haydi çıkıyor çıkıyorrr”
diyordu, fakat değişen bir şey olmuyordu. “Çaaatttt” diye bir ses geldi
önce, sonra her yer karardı. Üzerimde bir ağırlık vardı. Doktor’un
ayağının altındaki sandık fırlamış doktor da üzerime kapaklanmıştı.
Ekrem ve hemşire kahkahalar atarak doktoru kollarından tutarak
yere indirdiler.
Ağzımdan dışarıya doğru kan sızıyordu, hemen tampon uygulayarak
kanı kestiler. Doktor çaktırmıyordu durumu. Maça çıkacak
boksör gibi ısınma hareketleri yapıyordu. Dişi kırmıştı. Parçayı pense
yardımıyla çıkardılar. Sol tarafım zonklamaya başlamış gözlerimin
önü kararmıştı. “Allah’ım kazasız belasız beni bu dişçiden
kurtar” diye dua ediyordum.
Doktor kendini toparladı, derin nefesini aldı ve sandığa basarak
yükseldi. Kafamı sabitleme görevini hemşireye verdi. Hemşire iki
eliyle arkadan sarılarak göğüsleriyle ensemde tampon oluşturdu.

modogan