Kayıp Adam öykü kitabından kısa alıntılar - 1
KARANLIK
Bir şeyler söylemek
istiyorum olmuyor. Ağzımı açamıyorum. Sanki iki dudağım
tonlarca bir güçle preslenmiş. Ateşin yanına çömeliyorum.
Etrafımdaki bazı çöpleri ateşin içine atıyorum. Alev oldukça
artıyor.
Karşımdaki yüzyıllardır burada yaşayan birisine benziyor.
Ellerini
kollarını yüzüne doğru kapatıyor. Aydınlıktan rahatsız olmuş
gibi.
Homurtular çıkarıyor ve ayağa kalkıyor. Bir ileri bir geri
koşuyor.
Arada bana dönüp el kol hareketleri yapıyor. Ateşe tekmeler atıp
bana küfürler yağdırıyor. Çok pis kokuyor. Bir taş alıp bana
fırlatıyor.
Kendimi yerde buluyorum.
ANTALYA
OTOGAR
Side’ye gitmek istediğimi bildiği halde yardımcı olmuyor illa
Alanya’ya postalamak istiyordu.
Yüzüne bakıyorum fakat, yanlış giden bir şeyler var. Üç numara
saç traşı ve takriben en son banyo yaptığı yıldan itibaren
kesmediği
at yelesi bıyıklarıyla nadasa bırakılmış tarla gibiydi.
“Neyse ..sen berberine selam söyle biletçi”
“İiii ne berberi yav, Alanya bileti var heee, ne berberi”
“Kulak kıllarınada fön çeksin jölelesin biraz, dağınık gitmemiş
sana”
“Bana bak get hemşerim ağşamınan belamı kokuyon sen ne
yav”
“Tamam ya şimdi anladım…senin berberde Alanya’da değil
mi?”
TÜRKİYE'DE BİR YER
Bir de pala bıyıklı kendi teşkilatına özel kıyafeti
olan gümrük
memuru vardı etrafta dolaşan. İçimden geçen ‘eyvah yandık’ demek
olmuştu. Avını bekleyen şahin gibiydi. Herkese özellikle
bayanlara
çok sert, net, imalı ve şüpheli gözüyle bakarak görevini
eksiksiz
yapmanın gururunu taşıyordu. Arada bir İtalyan bayanlara bakarak
hayalarını kurcalaması ise cinsel bölgesindeki arge
çalışmalarının
devam ettiği yada eskiden tombalacı olduğuyla alakalı bir mesaj
olmalıydı.
Bir ara bitlendiğini ya da uyuz hastalığına yakalandığını
düşündüm. İtalyan bayanların malesef kaçacak hiçbir yerleri
yoktu.
TEKERRÜR
İsviçre’nin Tele Züri kanalında, yirmi yaşında yeşil gözlü
kumral
saçlı bir yetmiş boylarında İsviçreli bir kız yanlızlığından
şikayetçi.
Her hafta düzenli olarak yayınlanan sevgilisi olmayan gençlere
çöpçatanlık yapan programda yirmili yaşlarda ki bir Türk gencide
yarışıyor. Uzun boylu, kulağında küpe, asker! traşlı yakışıklı
bir
genç. İsviçreli afetin sorularına verdiği eksantrik cevaplarla
diğer
yarışmacıları geride bırakarak kıza kapmaya hak kazanan yirmili
yaşlardaki Türk genci, stüdyodan alkış topluyor.
ŞEREFLİ
Kadın arka taraftan polisss polisss diye bağırmaya başlamıştı.
Arkadaş ortada dönüp bir onu bir beni tutuyordu. Zonta susmak
durmak
bilmiyordu…
Kadın kocasını, arkadaş beni tutup ayrı ayrı odalara
götürülmüştük.
Arkadaş;
“Bak Murat. Adamın evindeğiz ve deli bu adam deli anlıyormusun
beni? Deli bu. Birde zengin mahfeder bizi, kime neyi anlatırız.
Evimde saldırdılar der onu der bunu der anlıyormusun. Sen
şimdi sus ve aşağıya arabaya git otur. Ben her şeyi ayarlar
gelirim
sakin ol artık. Tamam adam şerefsizin teki bunu bende gördüm
fakat
yeter ki şimdilik buradan uzaklaşalım…”
SURAT
Eski evlerine iki sene önce iftara gitmiştim. Televizyon
seyrediyorduk.
Emin ortadan kayboldu. Birden ezan okunmaya başlandı.
Olduğum yerden havaya zıplamıştım. Çok şaşırmıştm. İsviçre’de
ezan sesi. Arkamı döndüm baktım, tek elini kulağına götürmüş
Emin
amca ezan okuyor. Şaşkınlığımı üzerimden atınca duygulanmıştım.
Emine ablanın kızı ikinci evliliğini yapmıştı. Kocası yabancı
biri. Evlilik için hem müslüman hem de sünnet olmuştu. Çocuğun
din değiştirmesini hazmedemeyen ailesi düğününe bile gelmemişti.
Anlatılanlara göre çocuğa bu evlilikten vazgeçmesi için yüklü
miktarda
para bile teklif edilmişti.
SESSİZLİK
Karanlığı yararak bana doğru yaklaşan uzunca bir şey gördüm.
Matrix tarzı savrulan paltosuyla suyun üzerinde yürürcesine
gelen Silviya idi. Orta okulda zorla giydirilip okula
yollandığım
Sümerbank’dan senetle aldığımız koyu gri palto aklıma gelmişti.
Devamlı sorular sorup el kol hareketleriyle alevleri
gösteriyordu
bana. Aklım gitmişti. Elli senelik paltosunun altındaki metal
tarzı tişörte takılmıştım. Küçücük ayaklarında Kasımpaşa tarzı
sivri
topuklu ökçesine basılmış ayakkabısını nereden bulduğunu
düşünürken,
sonar atan iri gözleriyle beynimi taradıktan sonra benden
hayır gelmeyeceğini anlamıştı. Ani bir dönüşle paltosunu
havalandırdıktan
sonra bir adım ötemdeki üç kişilik guruba doğru yöneldi.
Paltosuyla yarattığı manyetik etkiyle kümeyi yararak ortalarına
dalı
verdi.
PİSKOCAT
“Miiyyyaaavvv”
“Sıkıldım biliyo musun? Seninle biryere varamıycam. Uğraşmak
boşa. Sokak kedileri çöp kutularını mekan edinmişler. Onlar
ton balığının tadından bile haberdar değiller. Ve devamlı
arkalarını
korumaları lazım. Her an bir tekmeye ya da araba lastiğine
hazırlıklıdırlar. Sana rahatlık batıyor benim anladığım. Askerde
“arpanız mı fazla geldi lan’’ derlerdi. Bence senin mamaların
fazla
geldi. Aslında ne kadar basit biliyomusun? Sadece koltukların
üstüne çıkmıycaksın o kadar, anladın mı?”
“Maavvvvv”
PEZEVENK
“Peki ben kimim Tayfun?”
“Pezevenksin abi…”
“Hadi ya…”
“Yani…Karımı satıyorum ben?”
“Ne satması…İhraç ediyosun resmen…Tüm dünyada
bağlantıların var…Siyasi ilişkilerin çok yüksek…Manukyan bile
ölmeden önce dört senede randevu almıştı da ömrü vefa etmedi.”
“O kadar büyüyüm yani…”
“Evet abi Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük pezevenkisin…”
O
ADAM
İsviçre’ye adım attığım ilk aylardı.
Alt katımızdaki Löwe Restoran’a arada bir gidiyordum. Hem
insanları süzüyor hem de onların dünyasına seyre dalıyordum.
Dinledikleri
müzikleri, birbirlerine karşı davranışları, hareketleri, sarhoş
olduktan sonraki tavırları gibi. Bu gidip gelmeler arttıkça
sahibiyle
bir akşam sohbetimiz olmuştu. Aklı başında efendi sağlam bir
adamdı. Sam Elliott’e benziyordu.
Bir gece barın karşısındaki bir masada yalnız başıma oturup
içiyordum. Elimde kalem kağıt bir şeyler yazmaya ve onu
Almancaya
çevirmek için uğraşıyordum.
BOYA
İkinci biralar gelmiş, boya işi falan tarih olmuştu. Mehmet
amca İtalya’dan getirip İsviçre’de sattığı kot pantolonlarını
anlatmaya
başlamıştı. Ardından Almanya’dan getirdiği teyp kasetlerini
nasıl sattığını anlattı.
Üçüncü biralar açıldığında. Kasaplığa nasıl soyunduğunu anlattı.
O yıllarda Türkler’in içine sinerek et yiyemediğini biliyordu,
çünkü kendisi de yaşıyordu. Aylarca fabrika yemekhanelerinde
işçilerin
bilmeyerek nasıl domuz eti yediklerinden haberi de vardı.
CARDIN
İçerisi en fazla bir buçuk metrekareydi. Tuvalet deliğinin
üzerinde
kalın ve uzun bir kütük vardı. Lağım fareleri evin içerisine
dalmasın diye deliği bu kütükle tıkıyorduk.
O kütüğü kaldırıp da pantolunu sıyırıp çömelmek tam bir cesaret
işiydi. Korku dolu dakikalar başlardı. Taze yem kokusunu alan
kolum büyüklüğündeki fareler “cıyık cıyık” sesler çıkararak
gelir,
deliğin dibine kadar dayanır kafalarını yukarıya doğru uzatarak
bakarlardı.
Çok korkar da ayağa kalkarsan bacaklarından aşağıya boklar
süzülürdü.